Bir süredir kendime aynı soruyu farklı şekillerde soruyorum:
Değişen dünyaya gerçekten uyum sağlıyor muyum, yoksa eski alışkanlıklarımla yeni bir hayat kurmaya mı çalışıyorum?
Kendimce yazan,çizen biri olarak sosyal hesaplarımda quantity’den çok quality anlayışıyla ilerliyorum. Dijital ayak izimi de zaman zaman Google üzerinden kontrol ediyorum. Eskiden Ekşi Sözlük’e bakardım; hâlâ zaman zaman başvuruyorum. Merak etmek, araştırmak ve sorgulamak benim için yalnızca kişisel bir özellik değil; işimin de bir parçası. Belki de bu yüzden son önemde yapay zekâ, değişim, insanın kendini yeniden tanımlaması ve dayanıklılık konuları zihnimde birbirine daha fazla bağlanmaya başladı. Çünkü teknoloji değişiyor, iş yapış biçimleri değişiyor, yetkinlikler değişiyor. Ve belki en önemlisi, biz değişmek zorunda kalıyoruz: bu çok heyecan verici ve aynı zamanda korkutucu.
Bu hafta karşıma çıkan The New York Times’ın “Sohbet Robotları Hakkınızda Hiç Söylemediğiniz Şeyler Biliyor” yazısından ilham alarak kendime küçük bir deney yaptım. ChatGPT’ye dört farklı prompt ile kendimi değerlendirmesini istedim: kişilik özelliklerim, kör noktalarım, özgüven alanlarım ve özellikle bir işveren gözünden dışarıdan nasıl göründüğüm. İtiraf edeyim, bu çalışma bana bir dönem iş hayatında fazlasıyla uygulanan kişilik testlerini hatırlattı. Bazı tespitlere hayran kaldım, bazılarına itiraz ettim, bazılarını ise uzun uzun düşündüm. Ama benim için asıl değerli olan sonuçtan çok, soruların kendisi oldu.
Elbette bu bir psikolojik analiz değil bir deney . Yapay zekânın beni gerçekten “tanıdığını” da düşünmüyorum. Fakat iyi sorularla yapay zekâ, insanın kendisine başka bir açıdan bakmasını sağlayan güçlü bir ayna olabiliyor. Çünkü bazen en zor soru “Ben kendimi nasıl görüyorum?” değil, “Beni dışarıdan gören biri ne görüyor?”
Bazen insanın hayatında öyle bir dönem geliyor ki hayallerinin, başarılarının, mantığının, zekâsının ve yeteneklerinin gerçekliğinden bile şüphe edebiliyor. Ben de bir noktada kendimi böyle hissettim. Hayallerim, başardıklarım, mantığım, zekâm, yeteneklerim… Hepsi gerçekmiş gibi duruyor ama içimde bir boşluk var. Belki bu boşluk başarısızlıktan değil, eski tanımların artık yetmemesinden kaynaklanıyor.
Albert Camus’ye atfedilen “Hayalin çökmesi trajedi değil, sahiciliğin başlangıcıdır.” sözü bu yüzden zihnimde kaldı. Goethe’nin “Doğru hayali derinleştir.” sözü de başka bir yerden tamamlıyor. Belki mesele her hayalin peşinden koşmak değil; hangisinin gerçekten bize ait olduğunu anlayabilmek. “Gerçek yaklaştıkça, ideal küçülür.” Belki büyümek biraz da hayali gerçekle yeniden buluşturabilmek.
Son yıllarda “dayanıklılık, resilience” kelimesini çok kullanıyorum. Artık onu yalnızca krizlere karşı güçlü durmak olarak görmüyorum. Metanet ve dayanıklılık, yaşadıklarını yok saymadan; her yorgunluğu ve her başarısızlığı yanına alıp yoluna devam etmeyi öğrenmek. Yaşadığımız her şey, iyi ya da kötü, değişmemiz, güçlenmemiz ve esas olana yönelmemiz için bir çağrı olabilir. Ben bu çağrıya kulak vermek istiyorum. Bunun içinde kendime son dönemde sık sık hatırlattığım başka bir denge de var:
Uyumlanabilmek ama kendini geri plana atmamak. Çünkü değişime uyum sağlamak başka, kendinden vazgeçmek başka. Esnek olmak başka, sınırlarını kaybetmek başka. İstemek, talep etmek, hakkını vermek, hayır demek… Bunların bazılarını hâlâ öğreniyorum. Sanırım öğrenmenin kendisi de bu yolculuğun bir parçası.
Yapay zekâ ile birlikte iş hayatında roller kadar yetkinlikler de değişiyor. Eskiden daha çok meslekleri konuşuyorduk: yazılımcı, pazarlamacı, analist… Şimdi ise problem tanımlama, doğru soruyu sorma, bağlam kurma ve karar kalitesi üretme gibi beceriler daha fazla önem kazanıyor. Ryan Roslansky’nin 5C (curiosity, courage, creativity, empathy, communication) yaklaşımındaki merak, cesaret, yaratıcılık, empati ve iletişim de bu dönüşümün insan tarafını anlatıyor.
Ben yapay zekâyı düşünmenin yerine değil, düşüncemi desteklemek ve farklı perspektifler görmek için kullanıyorum. Çünkü teknoloji bize daha fazla cevap verebilir. Ama hangi soruyu soracağımız hâlâ bizim sorumluluğumuz.
Faruk Eczacıbaşı’nın ifadesiyle, “Bir yandan bilgi demokratikleşti, diğer yandan dikkatimiz ticarileşti.” Bilgiye erişimin kolaylaştığı bir dünyada belki de en değerli becerilerden biri; dikkatimizi korumak, doğru bilgiyi seçmek ve düşünmeye devam etmek.
Genç kadınlara sık sık söylediğim bir cümle var:
“Masaya değer getirin. Liderlik bir unvan değil, yarattığınız etkiyle ilgilidir.”
Benim için bugün bunun karşılığı ise inatçı iyimserlik ve sonuç odaklılık. Çünkü değişim zaman alıyor. Her zaman istediğimiz hızda olmuyor. Ama kararlılıkla ilerlediğimizde değişim mümkün. Artık aynı cümleyi kendime de söylüyorum: Masaya değer getirmeye devam et. Unvan için değil, görünür olmak için değil; gerçek bir etki yaratmak için: önce kendine sonra çevrene.

Hayat bana zaman içinde bazı şeyleri de öğretti. Her kayıp gerçekten kayıp değil. Her ayrılık başarısızlık değil. Her gecikme geride kalmak değil. Bazen insanın elinden geleni yapması yeterli. Sonrasında söylenenler, düşünülenler, yorumlananlar hayatın kendisinden daha az önemli. “Kimin kimi kaybettiğini zaman gösterir’’. Elimden geleni yaptıysam ve vicdanım rahatsa, yoluma devam edebilirim. Belki de benim için dayanıklılığın en sade hali bu.
Bugün geldiğim noktada bütün cevapları bildiğimi düşünmüyorum. Hatta artık bundan eskisi kadar rahatsız değilim. Çünkü belki mesele bütün cevaplara sahip olmak değil; doğru soruları sormaya devam edebilmek.
Benim finansal dayanıklılık üzerine çıktığım yeni yolculuk da buradan başlıyor. Para, risk, gelecek ve güvenlik elbette bu yolculuğun önemli parçaları. Ama finansal dayanıklılık benim için yalnızca para yönetmek değil; değişen hayat karşısında düşünsel, davranışsal ve finansal olarak ayakta kalabilmek.
Bu yüzden kendime bugün iki soru soruyorum:
Ben değişime ne kadar hazırım?
Değişirken kendimden ne kadarını korumak istiyorum?
Henüz bütün cevaplarım yok. Ama artık bunun bir eksiklik olduğunu düşünmüyorum. Bazen yolun anlamı, bütün cevapları bilmek değil; daha doğru sorularla devam edebilmek.
Ben de tam olarak bunu yapıyorum: Daha az gürültü, daha çok düşünce. Daha az gösteriş, daha çok anlam. Daha az “ne yaptım?”, daha çok “ne değer yarattım?”
Ve yaşadıklarımı yanıma alarak, ama onların beni tanımlamasına izin vermeden yoluma gerçeğin peşinde , işbirliği ve çoklu çarpanlarla devam ediyorum.


