Makedonya’nın sert rüzgârıyla sertleşmiş hayatların hikâyesi, İzmir’in şehir hastanesinin beyaz koridorlarında yumuşuyordu. Önder Amca, yetmişli yaşların kırgın gülen yüzüyle annesinin başucunda otururken, göçün kokusunu, yokluğun isli hatıralarını taşıyordu üzerinde. Onların kültüründe, erkek evlat büyüğe bakmazsa evin onuru sarsılırdı; bu yüzden Önder’in sırtına düşen şey yük değil, nesilden nesle devredilen bir görev, kaderin omuza astığı görünmez bir ceket gibiydi.
Aysel Teyze’nin elleri pamuk tarlalarının güneşinde sertleşmiş, örgü ipliklerinin düğümlerinde nasır tutmuştu. Hayatı bir emek zinciri gibi örmüş, el işi yaptığı gibi kaderini de ilmek ilmek işlemişti. Önder onu hep aynı cümleyle anlatırdı: “Çok çalışkandı annem… Evin içi topraktı o zamanlar.” Toprak ev… Çocukluğun soğuğunu saklayan kelime. Çamurun kokusu, çıplak duvarlar, ayağın altında hışırtı yapan toz… Yine de bir yuva. Göçmen bir ailenin çırpınarak kurduğu ilk kale idi o zamanların İzmir’inde.
“Bir bisküvi için ağladığımı bilirim,” derdi gözleri uzak bir noktaya bağlanırken. Bakkal Mesut Efendi’nin elinden aldığı o bisküvi, yoksulluk yıllarının tek lüksüydü belki. “Parasını sonra verirsin,” demişti dükkâncı; işte o merhamet, bisküvinin tadından daha ağır basmış, Önder Amca’nın ömrü boyunca dualarında yer etmişti. İnsan yokluktan geçince iyiliği unutmuyor; yıllar geçse bile o küçük iyilik zihnin rafında hep ayrı duruyor.
Aysel Teyze, çamaşır yıkamaktan ve tutun de çalışmaktan çatlamış elleriyle evliliği de bir örgü gibi örmüştü. Önder’e aynı soruyu tekrar tekrar sorardı: “Ne zaman evleneceksin?” Bir gün Önder yalnızca “Tamam” dedi. O tek kelime, annenin elini yarım kalmış çamaşırda bıraktı; gözüne kestirdiği kızı istemeye yürüdüler. Erken evlendiler. Askerlik dönüşünde ilk çocukları doğdu. Önder, ömrünün her döneminde aynı cümleyi tekrar ederdi: “Benim neyim varsa eşimin sayesinde.” Bu söz gösteriş değil, birlikteliğin, sessiz şükrün, yan yana ayakta kalmanın ağırbaşlı onuruydu.
Zaman betonu evlere, çocukları büyüklere, güçlüyü zayıfa dönüştürür. Beden toprağa dönmeyi hatırladığında yılların sessiz bir muhasebesi başlar. Aysel Teyze yavaş yavaş yerinden kalkamaz oldu. Geceler uzun, çağrıları tek bir kelimeye sıkışmıştı: “Önder… Önderrr…” Bu çağrının içinde öfke yoktu; çocukluğundan büyüttüğü o tek emaneti, ömrünün sonuna kadar yanında isteyen bir annenin kırılgan sesi vardı. Önder Amca evde üç yıl boyunca tek başına baktı ona. Kimseye yük olmadan, kimseyi rahatsız etmeden… Yeğenler ara sıra nefes aldırırdı; fakat nöbet Önder’e aitti. Birinin annesi; ama onun kaderiydi.
Onlarla İzmir’de Çiğli şehir hastanesinde tanıştım. Pamuk anneciğimle hastanede, aynı koridorların soğuk neon ışıkları altında… Bir gece, bir gündüz… İnsan ömrünün bütün ağırlığı bazen iki güne sığar. Aysel Teyze yememesi gereken her şeyi isterdi: çorba, köfte, yıllar önceki sofraların kokusu… Kuralların değil hatıraların peşinden giden bir kadındı. Bir sabah gizlice getirilen işkembe çorbasını içti; öğle aşçı torun damadın köftelerini yedi.
Önder Amca başını eğdi, sesi kırılmıştı: “Hiç bizden şikâyetçi olmuyorsun.” Dedi bana. Nasıl şikâyetçi olabilirdim ki? Kendi yolculuğumuzun ne kadar süreceğini, hangi taşlara takılacağımızı bilmeden yürüyorduk biz de. Bazen insan başkasının acısına bakmaz; yarın kendi payına düşebileceğini sezer.
Sonra durum kötüleşti. Aysel Teyze palyatif bölüme alındı. İkisi sessizce kayboldular koridorlardan. Bir daha haber alamadım. Hastaneler, sadece teşhislerin değil; kaderlerin de kesiştiği yerlerdir. Orada öğrendim: Biri gelir seni sen eder, biri gelir seni senden eder.
Önder Amca, annesinin yanında otururken; yokluğunu, bisküvinin tadını, emekle örülen hayatını hiç inkâr etmemişti. Belki de insan dediğimiz şey tam da budur: Bizi biz yapanlara, bizi eksiltenlere ve bizi büyütenlere aynı sabırla bakabilmek. Çünkü bazı yolculuklar başarılarla değil; omuzda taşınan sessiz sorumluluklarla ölçülür. Ve gerçek dayanıklılık da tam orada başlar: Kimsenin görmediği yerde, bir insanın bir başka insana göğsünü siper ettiği o anlarda sabırla …
“Dün akıllıydım, dünyayı değiştirmek istedim. Bugün bilgeyim, kendimi değiştiriyorum.” -Mevlana
Netflix belgesel Live to 100 – 100 Yaşına Kadar Yaşamak’ı izledim. Araştırmacı Dan Buettner, dünyadaki uzun ve sağlıklı yaşam yüksek olduğu Blue Zone bölgeleri incelemiş: Costa Rika – Nicoya , İtalya – Sardinia, Japonya – Okinawa, Yunanistan – İkeria, Singapur ve America – Loma Linda.
“Fikir değiştirmek yerine çevreni değiştirmek.” diyor yaşam süresi ve mutluluk oranının yükseltme ile bağlantısını anlatmış. Yaşamayı öğrenmemiz lazım. Bu sağlık harcamalarında da tasarruf sağlıyor.
Mutlaka izlemenizi öneriyorum.
Bildiğim ve hep geliştirdiğim, uygulamaya çalıştığım, kendime aldığım kısa notlarım:
Doğru pratikler bulma ve uygulama ile Çeviklik kazanıyorlar, yürümek bahçe işleri, ev işlerini kendileri makine desteksiz yapıyorlar, doğal süreçlerle hareket ediyorlar, araç kullanımı minimum. Toplu taşıma bisiklet kullanımı fazla.
Stresi yatıştırmak için ortak yaptıkları ritüeller, inanç temelli topluluklar, gündüz şekerleme uyku, sohbetli müzikli sofralar, dans, müzik ve bir kadeh sarap.
Amaçlarıyla ilgili söylemleri var. Sabahları ne için uyandıklarını biliyorlar. yaptıkları işe gönül veriyorlar. Hayat amacında gönüllülük ve gönüllü katıldıkları aktiviteler var ve bunları aksatmadan yapıyorlar.
Keyfini çıkardıkları lezzetli yemek sofraları büyük aile masalarında yavaş sohbetlerle yemek yiyorlar ve yüzde seksen doyduklarında yemeği bırakıyorlar.
Tatlı kırmızı patates, zeytinyağı, tahıllı lifli bitkisel her türlü sebze, kuruyemiş, bakliyat, ekşi mayalı hamurlu ekmekler, balkabağı, esmer pirinç, siyah fasulye gibi protein yüksek besinleri atalarından öğrendikleri yöntemlerle hazırlanmış yemekler. Hayvansal ürünler az ve et yemiyorlar.
Bağ kurmaları aile ve yaşlılara yaşlılar yakınlarında ya da yanlarında kalıyor. Yaşlıları bakımevlerine göndermiyorlar. Demans yok yada çok az…… Bu konuda çok şey yazabilirim. İzleyin mutlaka
Yaşamayı öğrenmek lazım…


