Bir zamanlar 1 Nisan, “kandırdım” diye biten küçük şakalarla gülümsemeyi hatırlatan bir gündü. Hayatın ciddiyetine kısa bir ara verilirdi o gün. Kollektifti, yüz yüzeydi, masumdu. Bir öğretmen sınıfa girer, tahtaya ters yazı yazardı. Bir başka gün poşetin içinden oyuncak bir kurbağa çıkarır, çocuklar önce korkar, sonra kahkahaya boğulurdu. Bir arkadaş çayın içine şeker yerine tuz koyar, ilk yudumdan sonra yüzler buruşur, ardından gülüşler yükselirdi. O günlerde yaratıcılık vardı, oyun vardı, çocukluk vardı ve en önemlisi birlikte gülmek vardı.
Bugün ise o alışkanlığın yerinde daha ağır, daha sorgulayan bir duruş var. Belki de büyümek tam olarak budur: şakaların yerini anlamların, yüzeyin yerini derinliğin alması. Ama bir yandan da şunu hissediyorum: birlikte gülmeyi unutmak büyümek değil, eksilmek. Sokaklara bakıyorum; otobüste herkes kendi ekranına gömülü, bir kafede aynı masada oturan dört kişi dört ayrı dünyada yaşıyor. Bir çocuk annesine bir şey anlatmak istiyor, ama anne telefondan başını kaldırmadan “bir dakika” diyor. O dakika bazen hiç bitmiyor. Eskiden mizah rahatlatırdı, bugün ise yanlış anlaşılma riski taşıyan bir davranış gibi görülüyor. Herkes kendi ekranında, kendi stresinde, kendi yalnızlığında yaşıyor. Ve fark etmeden gülmesini unutan bir ülkeye dönüşüyoruz.
Benim için 1 Nisan ve 2 Nisan sadece takvimde yan yana duran iki gün değil. Bu iki gün, kökle filizin, geçmişle geleceğin, kayıpla devam edebilmenin iç içe geçtiği bir eşik. Annem ve ben demek. Annem toprağa karışan biri değil; içimde yaşamaya devam eden bir kök. Onu kaybetmek yokluk değildi, biçim değiştirmiş bir varlıkla yaşamayı öğrenmekti. Çünkü bazı insanlar gittiklerinde eksiltmez, çoğaltır. Sesleri susmaz; yön olur. Ellerinin sıcaklığı kaybolmaz; güvene dönüşür. Bugün onu anmak geçmişe dönmek değil, içimde ondan kalanla yürümeye devam etmektir.
Hemen ardından gelen gün ise benim doğum günüm. Ama bu yalnızca bir yaş daha almak anlamına gelmiyor. Onun bıraktığı yerden büyümek demek. Eksilmeden değil, çoğalarak devam etmek demek. Her yıl biraz daha ona yaklaşırken aslında kendime varmak demek. Çünkü insan, en çok kökleriyle temas ettiğinde kendisi olur.
Belki de bu yüzden bahar bana hep başka bir şey anlatır. Bahar yeniden başlamak değildir; zaten içeride olanın görünür hale gelmesidir. Toprağın altındaki sessiz emeğin, sabrın ve karanlıkta geçen dönüşümün yüzeye çıkmasıdır. Bir çiftçi tohumunu toprağa bırakırken o anda hiçbir şey görünmez. Toprak sessizdir. Ama o bilir ki toprak işini bilir. Ona düşen her şeyi ayırır: tohum mu, yoksa sadece çürüyen bir şey mi… İlginç olan şudur ki bazen çürüyen dediğimiz şey bile dönüşerek besine dönüşür. Kurumuş yapraklar çürür, sonra yeni filizlerin gücüne dönüşür. Hayatın en sert gerçeği burada saklıdır: her şey ya büyütür ya da büyütmek için çözülür.
Bu düşünceler arasında çok yeni duyduğum bir cümle zihnimde yankılandı:
“Aydın gübredir.”
Sert bir ifade, hatta rahatsız edici. Ama derin bir hakikat taşır. Düşünen, sorgulayan, yazan insanlar çoğu zaman görünmez. Bir öğretmen yıllarca aynı sabırla öğrencilere harf öğretir, adı bilinmez ama öğrencileri dünyayı değiştirir. Bir sanatçı yıllarca alkış almadan üretir, ama bir gün yaptığı bir eser bir insanın hayatına dokunur. Bir anne yıllarca görünmeden verir, ama bir neslin karakterini kurar. Toplumun yüzeyinde parlayan çiçekler konuşulur, ama o çiçeği mümkün kılan derinlik çoğu zaman unutulur.
Oysa dönüşüm gürültüde değil, sessizlikte başlar. Işıkta değil, karanlıkta filizlenir. Ve sabır ister. Gerçek aydın görünmek için değil, dönüştürmek için vardır. Çiçek olmak için değil, çiçeği mümkün kılan zemini hazırlamak için vardır.
Bugün hem annemin hatırasında hem kendi varlığımda şunu görüyorum: Hayat aslında bize iki seçenek sunmaz. Tek bir soru sorar:
Toprağı besleyenlerden misin, yoksa sadece açan çiçeği alkışlayanlardan mı?
Tohum musun, yoksa sadece seyirci mi? Toprak işini biliyor zaten; ama bizim ne olacağımıza biz karar veriyoruz.
Ve belki de asıl mesele tam burada başlıyor. Çünkü bu ülke yoruldu. Gülmeyi erteledi. Sanatı lüks sandı. Amacı olan hayatları hayal gibi gördü. Ama ben hâlâ şuna inanıyorum: bizi yeniden ayağa kaldıracak şey yalnızca ekonomi ya da teknoloji değil. Bizi mizah kurtaracak; çünkü mizah korkunun panzehiridir. Bizi sanat kurtaracak; çünkü sanat ruhun nefesidir. Ve bizi amaca bağlı yaşamak kurtaracak; çünkü amacı olan insan umudu kaybetmez.
Belki bir gün yeniden gülebilen bir ülke oluruz. O gün geldiğinde anlayacağız ki çiçekleri alkışlamak kolaydı; zor olan tohum olmaktı. Ama çiçek açtıran da her zaman tohumdu.


