Farklılıklarla Aynı Hayatta Kalabilmek
O gün hafiften hasta gibiydim. Bedenimden çok, zihnim dağınıktı. Düşüncelerim yerli yerine oturmuyor, hiçbir cümle bir sonrakine tutunamıyordu. Okumakla uyumak arasında gidip gelen, yarı bilinçli bir hâl…
Gece dörtte uyanmış, yedi buçukta yeniden yatmış, dokuzda kalkmıştım. Düzensiz uykunun bıraktığı tortu hâlâ üzerimdeyken kanepede zaman öldürürken, telefonda eski bir dosttan kalma bir yılbaşı mesajı gözüme ilişti. Takvim çoktan Şubat’a yaklaşmıştı.
“Hatır sormak” bazen basit bir nezaket değildir; bazen insanın kendi geçmişiyle kurduğu beklenmedik bir temastır.
Yazdım. Konuşabiliriz dedi. Aradım.
Florida’daydı Karen. Havuz, deniz, güneş… Haziran’dan bu yana süren, adı konmamış bir uzaklaşma hâli. En son Mayıs’ta görüşmüştük. Bir yıl önce eşini kaybettikten sonra, optik dükkânını tek başına sürdürmek istememiş, kapatma kararı almıştı.
Karen’le tanışmamız 2010’lar, aniden yakını göremez olduğum bir döneme dayanır. Okumaya meraklı olduğum deterjanlar, kozmetik kutuları, ilaç prospektüsleri… Bir sabah hepsi bulanıklaşmıştı. Göz muayenesine gittiğim özel hastanenin hemen yanında, hayranlıkla baktığım eski konakların altında yer alıyordu optik dükkânları. Düzgün Türkçesi, ölçülü sıcaklığı, özenli taranmış açık kumral saçları, dikkat çekici kolalı gömleği ve takılarıyla yüzüme yakıştırdığı çerçeveler… Bedelini önemsemeden aldığım, yıllarca keyifle taşıdığım çeşit çeşit gözlüklerim.
Yıllık muayeneler sonrasında cam değişimi için her uğrayışımda yeni bir çerçeve eklenirdi hayatıma: leopar, business, kelebek; yeşil, kırmızı, beyaz… Bazen de bir güneş gözlüğü. Bugünün bütçeleriyle bakınca, hepsi küçük bir servet.
Yakın gözlüklerim bir zorunluluktu, güneş gözlüklerimse bilinçli bir tercihti. Gözüm gibi koruyorum.
Sahil yolundan caddeden her geçişimde arar, uğrar, kahve içer, sohbet ederdik. Eşi Hulusi Bey çoğu zaman köşede gazetesini okur, mutfaktan gelen yardım ricalarını sessiz bir özenle yerine getirirdi. Gösterişsiz, ağırbaşlı, tam anlamıyla “İstanbul beyefendisi” dediğimiz türden.
Bir Pazar günü, yürüyüş ve kahve eşliğinde evlilik hikâyelerini dinlemiştim. Karen, adada yaşayan, gayrimüslim, alımlı bir kadındı. Şişli’de bir optikte çalışıyordu. Hulusi Bey ise hacı çocuğu, gözlük fabrikası olan bir adamdı. Aralarında on beş yaş vardı. Görür görmez âşık olmuşlar; birbirlerini değiştirmeye çalışmadan, kimliklerini törpülemeden, yıllarca birlikte üretmiş ve birlikte yaşamışlardı.
Zaman ilerledi. Fabrika kapandı. Sadece optik kaldı. Sorumluluğun büyük kısmını Karen üstlendi. Birlikte yıllar içinde biriktirdikleri müşterilere —daha doğrusu dostlara— hizmet etmeye devam ettiler. Sonra Hulusi Bey’in sağlığı bozuldu ve veda, kısa sürede geldi.
Karen’in Florida’ya gidişi bir tatil değildi. Bir kopuştu.İstanbul’da kalsa, dükkâna geri dönebilirdi. Karen bunu istemiyordu. Nisana kadar uzattığı kalış süresinde ne yapacağına henüz karar vermemişti.
Yıllarca üretmiş insanların, yol arkadaşlarını ve işlerini aynı anda kaybetmeleri… Hayatta kalmayı zorlaştıran şey yalnızca yas değildir; anlamın geri çekilmesidir.
Özlenen İstanbul, kurulu düzen. Şimdilik askıya alınmış bir aidiyet. Ama nereye kadar?
Amaçsız günler… Havuz. Deniz. Seyrekleşen arkadaş buluşmaları.
Bir insan, ne kadar süre yalnızca oyalanarak var olabilir?
Yalnızlık kader midir, yoksa anlamını yitirmiş bir hayatın doğal sonucu mu?
Evrende her şeyin zıttıyla var olduğu söylenir. Öyleyse eksiklik hissi, tamamlanmanın kaçınılmaz bedeli midir?
Bir kitapta okumuştum: “Tamamlandığın yerde yarım kalma. Ya bütünleş, ya da sıfırlan.”
Belki de bazı hayatlar, devam edebilmek için geri dönmeyi değil; kendini inkâr etmeden sıfırlanmayı gerektirir.
Karen hâlâ Florida’da. Ben kanepede, yarım bir günün içinde.Ve ikimiz de aynı sorunun etrafında dolaşıyoruz: Bir hayat, anlamını kaybettiğinde… insan nereye gider?
Belki de mesele gitmek ya da kalmak değildir. Belki de asıl mesele, ait olmayı tek bir coğrafyaya, tek bir kimliğe, tek bir anlatıya hapsetmemektir.
Karen ile Hulusi Bey’in sevgi hikâyesi, kültürlerin birbirini eritmeden yan yana durabileceğinin sessiz ama güçlü bir kanıtıydı. Ne üstünlük kurma çabası vardı, ne de savunmaya geçen bir taraf. Her biri kendi kültürüne, inancına ve geçmişine sadık kalarak ortak bir hayat kurmuştu.
Gerçek kaynaşma, benzemekte değil; farklılıkla birlikte durabilme cesaretinde ortaya çıkar.
Önyargısızlık, romantik bir temenni değil; emek isteyen bir bilinç hâlidir.
İnsan bazen bir şehirde, bazen bir insanda, bazen de birlikte ürettiği hayatta tamamlanır. O bağ çözüldüğünde ise yarım kalmamak için iki yol vardır: Ya yeni bir bütünlük kurmak ya da kendine sadık kalarak sıfırlanmak.
Sıfırlanmak vazgeçmek değildir. Bazen, sevdiğin her şeyi onurlu bir yere koyup yoluna devam edebilme gücüdür.
Belki de hayat bizi tek bir doğruya değil; sevgiyle birlikte durabilmenin, kültürle barışık kalmanın ve önyargısız bakabilmenin olgunluğuna çağırıyordur.
Ve insan, ancak kendine ve başkasına sadık kaldığında gerçekten görmeye başlıyor.
Hayat bizi bazen kalmaya, bazen gitmeye değil; kendimizi inkâr etmeden değişmeye çağırıyor.
Belki de bir hayat, tam olduğu için değil; sevgiyle, saygıyla ve cesaretle yeniden kurulabildiği için değerlidir.
“Hayat, tamamlanmaya çalışıldığında ağırlaşır; kabul edildiğinde —insanla, şehirle, kültürle— huzurla akar.”


