Bir yeni yılın ilk günleriydi. Şule, özenle yemek hazırlamış, sofrayı itinayla kurmuştu. Normalde çok misafir ağırlayan, çok konuşan biri değildi. Hatta kendi içine dönük, kalabalıklardan uzak duran, sessizliği seven biriydi. Yetmişli yaşlarının sonuna yaklaşmış, hayatını artık tek başına sürdürüyordu. O akşam nedense farklıydı; yemek bitince, hiç âdeti olmadığı halde kalktı, eski fotoğraf albümlerini getirdi. Hani şu sayfaları ayıran pelurlu olanlardan. Sayfalar çevrildikçe durdu, baktı, iç çekti. Bazı sayfalar boştu. Sonra, sanki içinden taşan bir şey varmış gibi, anlatmaya başladı…
Yıllar sonra, bir akşam yemeğinde kızının arkadaşıyla birlikte eski albümleri karıştırırken, bazı sayfaların neden bomboş bırakıldığını sordular. İşte o an, Şule’nin içinde saklı duran hikâye birden canlandı.
Şule, memur bir ailenin üç güzel kızından ortancasıydı. Zeytin kokan yazların, serin akşamüstlerinin, herkesin birbirini tanıdığı bir Ege mahallesinin çocuğuydu. Babası memur, annesi ev hanımıydı. O yıllar; cumhuriyetin dingin, düzenli havasının, filmlerden, fotoromanlardan ve az sayıda izlenen sinemalardan kopyalanan bir inceliğin hâkim olduğu yıllardı. Saçlar krepeyle kabarır, genç kızlar aynaların karşısında sinema artistleri kadar alımlı görünmeye çalışırlardı. Her şey sade, temiz ve umut doluydu.
Bir gün anne babası ve küçük kardeşi şehir dışına gitmişti. Ne için gittiklerini, ne zaman döneceklerini Şule yıllar sonra bile hatırlayamadı. O ve kız kardeşi, komşuların desteğiyle, annelerinin evde bıraktığı yemeklerle günlerini geçiriyordu. Bir öğlen, kapıdan uğurladıkları komşularının ardından sokağın köşesinde fötr şapkalı, elinde teybiyle uzun uzun bakan bir delikanlı belirdi. Bu bakış, Şule’nin hayatını değiştirecekti. Adı Hakan’dı. Akşamüzeri gelen görücülerden öğrendi ki, bu bakışların ardında ona duyulan bir beğeni vardı. Hakan yürürken sürekli geriye dönüyor, Şule ise artık nedenini biliyordu.
Hakan’ın izni bitince yaşadığı Avrupa başkentine döndü. Ardından haftalarca, aylarca mektuplar geldi. Satır aralarına sıkışan özlemler, vaatler, hayaller… Aile dostlarının da aracılığıyla ertesi yaz evlendiler. Şule, filmlerden özendiği o uzak şehre kavuşmuştu. Yabancılık çekmedi; tam tersine hızla alıştı. Giderek yükselen yaşam standartlarıyla birlikte bir oğulları, bir kızları oldu. Hayat, mutlu bir fotoğraf karesi gibi görünüyordu.
Ama zaman, gölgeleri de beraberinde getirdi. Hakan önce kızını ortak havuza göndermedi, sonra akşamları bilinmeyen toplantılara katılmaya başladı. Bazı geceler hiç dönmedi. Önceleri birkaç defa olan bu yokluk, giderek kalıcı hale geldi. Şule, çocuklarıyla birlikte çaresiz kaldı. Yemeksiz geçen akşamlar, soğuk sessizlikler, beklenen adımların hiç gelmemesi… Sonunda baba ocağına sığındılar. Henüz on üç yaşındaki iki çocuk, babalarının yokluğunu derinden hissetti.
Şimdi yıllar geçti. Çocuklar büyüdü, kendi hayatlarını kurdular, ellili yaşlarına yaklaştılar. Ama içlerinde, o albümdeki boş sayfalar gibi doldurulamayan bir boşluk hâlâ duruyor. Çünkü bazı eksikliklerin telafisi yoktur.
Kimse bitmek üzere evlenmez. Hiçbir çocuk sevgisiz doğmayı hak etmez. Ama hayat bazen, yarım kalmış hikâyeler, boş bırakılmış sayfalar gibi karşımıza çıkar.
Ve bilirim ki: Eksik kalan çocukluklar hep konuşur… Hep bir arayış, hiç bitmeyen bir rehabilite çabası, derin ve onarılmaz bir yalnızlıkla.
Bu hikâye, aslında Türkiye’nin son on beş yılında ortaya çıkan sosyal gerçekliklerin, o dönemin başlangıç yıllarından başka bir şey değildi. Boş sayfalar, geçmişin hatırlanmayı bekleyen acılarını, eksik kalan sevgiyi ve yıllar geçse de kapanmayan yaraları anlatıyordu.


